Cuma akşamı yorgun argın eve geldiniz. Tek isteğiniz rahat bir koltuğa çöküp güzel bir film izlemek. Akıllı televizyonunuzu açıyorsunuz ve karşınıza dünyanın en büyük dijital kütüphaneleri çıkıyor. Netflix, Amazon, Disney... Binlerce film, on binlerce dizi bölümü parmaklarınızın ucunda. Türlere göre ayrılmış, algoritmalar tarafından size özel önerilmiş uçsuz bucaksız bir içerik denizi.
Peki ne oluyor? Elinizde kumanda ile kırk beş dakika boyunca o sonsuz menülerde aşağı iniyor, sağa kaydırıyor, fragmanlara bakıyor ama hiçbir şeye tıklayamıyorsunuz. En sonunda yorgunluğunuz iradenizi yeniyor ve ekranı kapatıp uyumaya gidiyorsunuz. Ya da ezbere bildiğiniz o eski durum komedisinin rastgele bir bölümünü yirminci kez açıyorsunuz.
Dünyanın tüm sinema tarihi önünüzdeyken neden hiçbir şey seçemediniz? Çünkü beynimiz, modern dünyanın bize dayattığı o büyük yalana uyum sağlayamıyor. Seçeneklerin artması özgürlüğü, özgürlük ise mutluluğu getirir yalanına.
Özgürlük Sandığımız Şey Aslında Beynimize Kurulan Bir Tuzak
Amerikalı psikolog Barry Schwartz, bu modern zaman hastalığını 'Seçenek Paradoksu' olarak adlandırıyor. Mantığımız bize seçenek ne kadar çoksa, tam olarak aradığımız şeyi bulma ihtimalimizin o kadar yüksek olduğunu söyler. Ancak insan psikolojisi matematik kurallarıyla çalışmaz. Seçeneklerin sayısı belirli bir eşiği aştığında, özgürlük hissi yerini felç olma hissine bırakır.
Beynimiz avcı-toplayıcı dönemlerden kalmadır. O dönemde atalarımızın çok fazla seçeneği yoktu. Bugün avlanacak mıyız, yoksa böğürtlen mi toplayacağız? Karar mekanizması bu kadar basitti. Oysa bugün sadece bir süpermarkete girip diş macunu almak istediğinizde bile karşınıza beyazlatan, diş etini koruyan, naneli, kömürlü, hassas dişler için olan onlarca farklı varyasyon çıkıyor. Bu kadar basit bir karar bile zihinsel bir efor, bir mesai gerektiriyor.
Meşhur Reçel Deneyi Bize Ne Anlatıyor?
Bu felç olma durumunu kanıtlayan en ikonik çalışma, psikolog Sheena Iyengar tarafından yapılan market deneyidir. Araştırmacılar lüks bir süpermarkette bir tadım standı kurarlar. Standın üzerine bir gün yirmi dört farklı çeşit reçel koyarlar, başka bir gün ise sadece altı çeşit reçel koyarlar.
Sonuçlar modern pazarlama dünyasını sarsacak cinstendir. Yirmi dört çeşidin olduğu gün standa çok daha fazla insan uğrar, devasa bir kalabalık toplanır. Ancak iş satın almaya geldiğinde, bu insanların sadece yüzde üçü bir kavanoz reçel alır. Altı çeşidin olduğu o sade günde ise standa daha az insan uğramasına rağmen, gelenlerin yüzde otuzu alışveriş yapar.
Yani seçenekler kalabalıklaştıkça ilgimiz artıyor ama karar verme yetimiz sıfırlanıyor. Çünkü yirmi dört reçel arasından birini seçtiğinizde, geriye kalan yirmi üç reçelin tadını kaçırmış oluyorsunuz. Kaçırılan fırsatların yarattığı o görünmez ağırlık, seçtiğiniz şeyin keyfini gölgeliyor.
Suçluluk Duygusunun Modern Mimarisi
Eskiden bir kot pantolon almak istediğinizde mağazaya gider, kendi bedeninize uyan tek tip pantolonu alıp çıkardınız. Eğer o pantolon üzerinize tam oturmazsa, dizleri potluk yaparsa suçlu siz değildiniz. Suçlu üreticiydi, terziydi, dünyaydı. Çünkü ortada başka bir seçenek yoktu.
Bugün bir mağazaya girdiğinizde dar kesim, bol kesim, boru paça, yırtık detaylı, yüksek bel, düşük bel gibi onlarca model sizi bekliyor. Eğer bu yüzlerce seçenek arasından aldığınız pantolon üzerinizde mükemmel durmuyorsa, artık dünyayı suçlayamazsınız. Suçlu tamamen sizsiniz. Demek ki yeterince aramadınız, demek ki vitrinlere yeterince bakmadınız ve yanlış kararı verdiniz.
İşte seçenek paradoksunun insanı en çok yoran kısmı budur. Beklentileri arşa çıkarır ve olası bir tatminsizliğin tüm faturasını sizin omzunuza yükler.
Sonsuz Kaydırma Çukurunda Harcanan İlişkiler
Bu durum sadece market raflarında veya dijital platformlarda değil, insan ilişkilerinde de karşımıza çıkıyor. Çöpçatanlık uygulamaları tam olarak bu illüzyon üzerine kurulu. Ekranı her kaydırdığınızda karşınıza yeni bir yüz, yeni bir ihtimal çıkıyor.
Şu an konuştuğum kişi fena değil ama ya bir sonraki kaydırmada ruh eşim varsa düşüncesi, modern insanın en büyük zehridir. Elimizdekiyle yetinme, onu düzeltme veya derinleştirme refleksimizi kaybettik. Çünkü her zaman daha iyisinin bir tık ötede olduğuna inandırıldık. Mükemmeli ararken, iyiyi elimizin tersiyle itiyoruz ve sonunda o devasa kalabalığın içinde yapayalnız kalıyoruz.
Yeterince İyi Kavramını Yeniden Keşfetmek
Peki bu modern zaman hapishanesinden nasıl kaçacağız? Psikologlar insanları karar verme mekanizmalarına göre ikiye ayırıyor. En iyisini arayanlar ve yeterince iyiyle yetinenler.
En iyisini arayanlar, bir bilgisayar almadan önce günlerce tüm yorumları okuyan, bütün teknik özellikleri karşılaştıran ve en sonunda aldıkları cihazdan asla tam anlamıyla tatmin olmayanlardır. Çünkü her zaman gözden kaçırdıkları bir modelin şüphesiyle yaşarlar.
Yeterince iyiyle yetinenler ise kendi kriterlerini baştan belirler. Bütçeme uyan ve şu özellikleri taşıyan ilk bilgisayarı alacağım derler ve o kriteri karşılayan ilk seçenekte aramayı bırakırlar. Bu onları vizyonsuz yapmaz, aksine zihinsel enerjilerini gerçekten önemli olan şeylere saklamalarını sağlar.
Mutlu olmak istiyorsanız, önünüzdeki o binlerce seçeneğin size sunulmuş bir lütuf değil, zihninize atılmış bir ağ olduğunu fark edin. Bazen kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik, o ağa hiç girmemek ve kendi küçük, sınırları belli dünyanızda yeterince iyi olanın tadını çıkarmaktır.
Yorumlar
0Yorum yapmak ve alkış bırakmak için giriş yapmalısın.
Giriş YapHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.